efendisiz

ben ve düşündüğüm her şey hakkında. 1283 içimizde; sosyal mesaj reloaded.

Yeni bir siyasi oluşum “Ulusal Parti” nasıl olmalı?

Yıldızlar Kadrosu

Elbette ki mevcut sistem; “seçilmiş” lerin onaylanmasını öngörür.
Mevcut sistemin aksine; oy pusulasında siyasi parti önceliği yerine;
bulunan seçim bölgesindeki Milletvekili ve altında bağlı olduğu siyasi parti oylanmalı
örnek vermek gerekirse
Turhan Çömez “ulusal parti”
Yiğit Bulut “ulusal parti”
Abdüllatif Şener

Yani kıssadan hisse; vatandaş kendine yakışan millet vekilini en başından kendisi seçebilmeli.

Yeni bir “ulusal”siyasi oluşum nasıl olmalı?
Yıldızlar karması:
Kurulmasını düşlediğim x partisi’nin; Türkiye’de bulunan en siyasi iradeye sahip kadro olmasını dilemekteyim.
Öyle bir kadro kurulmalı ki insanlarlar partiye ya da mevcut sistemdeki seçilmiş milletvekilleri adaylarını onaylamak yerine; doğrudan o görüşlerini doğru buldukları, inandıkları milletvekili adayına oy vermeliler.

Öncelikle bilmemiz gereken şey; kurulacak olan siyasi partinin milletvekili adayları parti siyasi başkanı tarafından seçilmemelidir. Siyasi parti genel başkanı; halkın seçmiş olduğu milletvekili adaylarının onaylamalıdır!
Milletvekili adayları; bağlı oldukları bölgenin oylamasıyla listelere girmelidir. Yani geniş katılımlı bir milletvekili adaylığı seçimi gerçekleştirilmeli.
Örneğin ben; eğer Turhan Çömez’i “x” partisinde bağlı olduğum bölgenin milletvekili olarak görmek istiyorsam ona oy vermeliyim. Siyasi partiden öte; doğru seçilmiş bir milletvekiliği adaylıklarının getirdiği bir siyasi parti olmalı mecliste.

Diyelim ki süper bir kadro ile iktidar oldunuz. Herkes vatan için, halk için çalışıyor artık siyasi iktidarınızda.

Şimdi yapmanız gereken:

Dokunulmazlıkların kaldırılması.
Siyasi partiler yasasının değiştirilmesi.
Vergi ve maliye politikalarının tekrar belirlenmesi.
Sıcak para politikalarından vazgeçilmesi.
Avrupa birliği ile ilişkilerde net ve kesin bir siyasi duruş.
Gümrük Birliği’nin askıya alınması.
Mazottaki verginin indirilmesi, ve mazot fiyatlarının geriye çekilmesi.
Yakıt fiyatlarında ve üzerinde bulunan vergilerde düzenleme. (Kademeli olarak vergilerin indirilimesi)
Turizmi ayağa kaldıracak devlet politikalarının güdülmesi.
Sanayi yatırımlarının teşvik edilmesi.
Ulusal eğitim politikasılarının gözden geçirlmesi ve eğitim sisteminin güncelleştirilmesi.
Köy Enstitülerinin Yeniden kurulması

Elbette ki gümrük birliğini askıya alma hamlesi zamanlama açısından çok önemli bir duruştur. Eğer ki stabiliteyi sağlamadan bunu uygulayacak olursak ekonomimiz sekteye uğrayabilir.
İyi bir siyaset; doğru zamanda doğru hamleleri gerçekleştirerek olur.

22 Mayıs, 2008 Yazan: efendisiz | politika | | Henüz Yorum Yok

Ne oldu Tuncay?

Geçtiğimiz haftasonunda yapılan Chp nin 32. olağan kurultayı Baykal’ın değişmez üstünlüğü ile sonuçlandı. Her şey bir yana; Tuncay Özkan’ın “Chp değişmezse; kendini yenilemezse yeni parti kurarım.” Sözü akıllarda kaldı.

Ne oldu Tuncay?

Anlaşılan o ki; Tuncay Özkan’ın yeni bir Ulusal Parti kurma hevesi şu an için askıya alındı.
Baykal ile Tuncay Özkan arasında ne gibi bir görüşme gerçekleşti mi bilinmez ama tahmin etmek de hiç zor değil.

Anlaşılan o ki;
Baykal; Tuncay Özkan ile aralarında Chp’nin mevcut oy potansiyelinin kaybolmaması ve oylarının bölünmemesi arasında mütabık kaldılar….

Haklılardı belki de.
Şimdi tekrar düşününce sakin kafayla.
%12 lerde oy alan Baykal’lı CHP ve %13 lerde oy alan Tuncay Özkan’lı bir ULUSAL PARTİ ülkeye ne getirebilirdi?
Hiç bir şey getirmezdi büyük ihtimalle.
Kemikleşmiş %20-21 lik bir oy potansiyelini geliştirerek iktidar olma yolunda ciddi bir sınav vermek daha akıllıcaydı.

Evet haklılardı.
Oylar bölünmemeliydi ama CHP nin de mevcut anlaşıyı revizyona girmeliydi. Belki de Tuncay Özkan sırf bu yüzden Baykal’la görüşüp ortak bir akıl birliğine vardılar.

Tuncay Özkan da buna karşılık; Chp’de yerini almak için kollarını sıvadı…

Ve gerçekleşen kurultayın sonunda; Tuncay Özkan’dan inciler teker teter döküldü…

Evet
“Karşımızda Pazartesi gününden itibaren daha yeni bir CHP olacak.”
Dedi ve aralarındaki anlaşmaya bağlı olarak.
PM’deki Listesinin %50 si değişti.
Daha fazla yenilik ve gelişmeleri de Kanalturk ekranlarında takip edebileceğiz…

Evet belki de mantıklıydı.
Şu an için gözüken ve benim de daha önceki yazılarımda
“Yeni Bir Ulusal Parti nasıl olmalı?” Başlıklı yazımda da değindiğim çeşitli gelişmeler de gözlemlenecektir yakında…

Hadi bakalım hayırlısı.

Yenilenen; o eski hantal yapısından, gerontokrasisinden sıyrılmaya çalışan Chp’de köklü değişiklikler olacağının göztergeleri belli oldu..

Ne diyelim.
Durmak yok, yola devam…

efendisiz

22 Mayıs, 2008 Yazan: efendisiz | politika | | Henüz Yorum Yok

1 Mayıs 2008 İstanbul Meydan Muharebesi

1 Mayıs’ın ardından tam 3 gün geçti.

Neler oldu peki?

Bir gazeteci, polis saldırısı sonucunda kolu kırıldı. http://www.ntvmsnbc.com.tr/news/444924.asp
Sadece çekim yapmak amacıyla orada olan kameran kardeşlerimin, abilerimin kameraları kırıldı.
Olayla uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan bir turisti polis tartakladı.
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=139100
Şişli Etfal Hastanesi’ne gaz bombası atıldı.
Hastanedeki hastalar, çocuklar ve hasta yakınları olaydan bihaber zarar gördü.
Sadece görevini yapmak isteyen sağlık görevlisi (görevini bilmiyorum) polisin tartaklamasına maruz kaldı.
Bilirsiniz ki savaş hukukunda bile; hastaneler bombalanmaz.
Vali ne demişti? “Bomba elinden düştü.” http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Vali_Elinden_dustu_demisti_176284_1&tarih=03.05.2008&Newsid=176284&Categoryid=1
Hayır kardeşim bomba düşmedi, bomba atıldı.

Bunun dışında;
“Cihangir’de çay bahçesinde oturanlar polisin attığı gazdan etkilendi. Gazdan etkilenen Erler Film’de sanat yönetmeni yardımcısı olarak çalışan Erhan Tural, yüzünü limonla temizlerken bir polis, “Sen limonla korunmayı nereden öğrendin” diyerek, coplamaya başladı. Kız arkadaşının yanında neye uğradığını şaşıran Tural, etraftakilerin uyarısıyla polisin elinden zor kurtuldu. Gazdan etkilenenler arasında sanatçı Yavuz Bingöl de vardı.” http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=3273&page_number=4

Olaylar büyüdü de büyüdü. http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Erkan_Erkan_daha_cok_su_bassana_176213_1&tarih=04.05.2008&Newsid=176213&Categoryid=1

Peki yurtdışında 1 Mayıs nasıl geçti?
En basitinden Almanya’da 1 Mayıs işçi bayramıyla görevlendirilmiş polisler, sıkıntıdan kağıt oynadılar.
Sarkozy de Elysee Sarayı’nda 1 Mayıs nedeniyle bir resepsiyon verdi.

….
liste bu şekilde uzayıp gider.

Ne oldu?

Daha 1 Mayıs öncesinde zaten ipler gerildi.
“Orantılı şiddet.” kullanılacağı baştan belirtildi. (evet x’e beş verilerek orantılanmış bir şiddetti hem de.)
Başbakan; “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar” diyerek yangına körükle gitmiş oldu.
Taksim’i açmayarak bu süreç tırmandırıldı.

Peki ne olmalıydı?

Aslına bakacak olursak; mevcut iktidar resmen kendi aleyhine iş yapmış oldu.
Toplumun stresini almak yerine, 1 Mayıs öncesi kutuplaşma yaratarak, belki de mevcut oy potansiyelinin hatrısayılır bir bölümünün ciddi bir şekilde tepkisini çekti.

Toplumun gazı alınmalıydı, Taksim açılmalı ve geniş çaplı “güvenlik önlemleri alınmalıydı”
Toplumun gazı alınmalıydı ki bayramı kutlamak isteyenler Eylem yapma girişiminde bulunmasın.
Sen, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenleri, ayak sınıfı olarak dışlarsan, toplumsal uzlaşıyı gözönünde bulundurmazsan, elbette ki işçi sınıfı böyle kudurtursun.

Taksim açılmalıydı, Kanlı 1 Mayıs’ın (1977) ötesinde bir kutlama yapılmalıydı.
Polis, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen işçileri değil, 1 Mayıs’ı fırsat bilip provakate etmek isteyen provakatörlere “orantılı güç” kullanabilseydi.
Diğer tüm Avrupa ülkeleri gibi, normal, sıradan bir bayram gibi kutlanabilseydi ne olurdu?

Şüphesiz, iktidarın, o kapısında çok beklediği Avrupa Birliği’ne bu rezil bir tablo göstermiş olmazdık.
Mevcut iktidar da bu yaklaşımın ve sağduyunun meyvesini alırdı.
Ama olmadı olamadı.
1 Mayıs yine olaylı bitti.
Sadece Türkiye’de yaşanabilecek olaylar listesine not düşüldü.

Ve bir kez daha; siyasette politik ve sosyolojik tutumlar konusunda iktidar sınıfta kaldı…

Ne diyelim, “durmak yok yola devam.”

efendisiz

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=1_Mayis_gergin_basladi_176051_1&tarih=04.05.2008&Newsid=176051&Categoryid=1

Erdoğan’ın 1 Mayıs’ta yaptığı 10 HATA

Vali Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın katkılarını akılda tutmakla birlikte 1 Mayıs günü İstanbul’da yaşanan tatsızlıkların bir numaralı sorumlusunun Başbakan Erdoğan olduğunu düşünüyorum. Peki Erdoğan neden böyle vahim bir hata yaptı? Açıklamaya çalışmak istiyorum:

1 Erdoğan iyice bunalmış durumda

Kapatma davası açıldığından beri Erdoğan ve kurmayları çıkış yolu/yolları bulabilmek için uğraşıyorlar. Ancak bir türlü somut, uygulanabilir ve çözüm üretebilecek bir formül bulabilmiş değiller. Bu nedenle çok daha kolay ve etkili hatalar yapabiliyorlar.

2 Erdoğan olayın ciddiyetini kavramadı

Başbakan “Ayaklar baş olursa…” sözünün doğurduğu yoğun tepki üzerine birazcık kafa yormuş olsa 1 Mayıs’ın ne kadar ciddi bir konu olduğunu kavrayabilir ve doğabilecek sorunları öngörebilirdi. Kuru bir yazılı açıklamayla yetinmiş olması işin vahametini anlamadığını gösterdi.

3 Sendikalar arası farklılıkları kullanmanın yeteceğini sandı

Hak-İş’in baştan çark etmesi ve Türk-İş’in sonradan yan çizeceğinin belli olması Başbakan’a aşırı bir güven verdi. DİSK ve KESK’in tek başlarına bir şey yapamayacağını sandı.

4 Solun gücünü küçümsedi

DİSK ve KESK’ten çekinmeyen Başbakan, solu da ciddi bir siyasal ve toplumsal aktör olarak görmedi. Çünkü Erdoğan “duvarlarla birlikte sol da yıkıldı” diye düşünenler arasında yer alıyor. Üstelik, her ne kadar İslamcı hareketten gelse ve solun birçok yöntem ve argümanını kullansa da, genlerinde sağcılık var. Buna bağlı olarak sol, işçi hareketi vb. söz konusu olduğu zaman Soğuk Savaş refleksleriyle hareket ediyor.

5 1 Mayıs ve Taksim’in önemini anlayamadı

Sola küçümseyerek ve sağcı bir perspektiften baktığı için ne 1 Mayıs’a, ne de onu Taksim Meydanı’nda kutlamaya atfedilen sembolik önemi anlamadı. “Biz bile parti olarak Taksim’i istemiyoruz” gibi bir gerekçeye başvuruyor olması bunun basit bir kanıtıdır. Taksim’i vermeme inadının, “derin devlet” ile mücadele ettiği iddiasına güçlü bir şekilde gölge düşürmüş olduğunu da göremedi.

6 Yakın çevresine kulak asmadı

Bilidiğim kadarıyla İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Çalışma Bakanı Faruk Çelik başta olmak üzere çok sayıda bakan, milletvekili ve parti yöneticisi Taksim’in verilmesine sıcak baktılar. Hatta bazıları kendi aralarında “biz de katılalım” bile diyebildi. Ama AKP’nin “tek adamı” olan Başbakan bu yaklaşımlara itibar etmedi, hatta ısrar edenleri azarladı.

7 DİSK ve KESK’e şüpheyle baktı

AKP çevrelerinde savayla birlikte herkese “ya bizimlesin, ya darbeci” bakma yaklaşımı Başbakan’a da sirayet etmişe benziyor. DİSK ve KESK’in dertlerinin üzüm yemek değil bağcı dövmek olduğundan ve onların ısrarının ardında bazı siyasi hesapların bulunmasından kuşkulandı.

8 İstihbaratlara fazla güvendi

1977’deki kanlı 1 Mayıs’tan beri devlet her sene “provokasyon ihbarı” bahanesiyle başta Taksim olmak üzere bir dizi yasak getirir. Bu sene de Erdoğan’a bir dizi “sağlam” istihbarat verildiği anlaşılıyor. Halbuki önemli olan ham istihbarat değil analizdir. Başbakan solun, sendikaların vs. durumunu iyi bilen bazı uzmanlara güvenilir analizler sipariş etseydi, önüne serilmiş olan telefon ve ortam dinleme kayıtlarının, ajan bilgilerinin anlamsız olduklarını kestirebilirdi.

9 Mülki amirlere ve güvenlik güçlerine “orantısız” ölçüde güvendi

Başbakan, eğer Vali Güler’in ilk basın toplantısını izlemiş ve buna rağmen onu yakın kontrole almamışsa hataların en büyüğünü yapmış demektir. Çünkü Güler, AB kapısındaki bir Türkiye’nin değil de askeri rejimle yönetilen bir ülkenin valisi gibi vatandaşı korkutup gerilimi tırmandırmaktan başka bir şey yapmadı. Buna bağlı olarak, temel hak ve özgürlüklere ne derece saygılı oldukları konusunda derin kuşkular bulunan polis şefleri ve memurları öyle gaddarca davrandılar ki Hürriyet Gazetesi bile “polis devleti” manşeti atabildi.

10 Erdoğan sendikacıların otoritesini tehdit ettiğini sandı

Erdoğan ve arkadaşlarının, 28 Şubat süreciyle birlikte o ana kadar “beşeri ideoloji” olarak gördükleri demokrasiyi savunmaya başladıklarını yazıp çizen biriyim. Ama her defasında istemenin tek başına demokrat olmaya yetmediğini de vurguluyorum. 1 Mayıs sürecinde Başbakan’ın demokrasiyi tam olarak sindiremediğini ve onun usul ve yöntemlerini tam olarak kavrayamamış olduğunu gördük. Başbakan, daha önce de örneklerini gördüğümüz gibi her eleştiriyi, itirazı ve hak talebini kendine karşı bir komplo olarak görüyor. Erdoğan’ın “Bir başbakandan böyle şeyler istenmez” anlamına gelecek sözler sarf ettiğini duyduk. Yanılıyor, demokrasilerde bir başbakandan her şey istenir ve o başbakan bunların hepsini dinlemek, ciddiye almak, incelemek ve yerine getirmenin şartlarını zorlamak zorundadır. Bir başbakanın bir talebi yerine getirmesi için onu benimsemesi asla gerekmez. Yani hayatında hiç 1 Mayıs’a gitmemiş ve gitmeyecek olması, Erdoğan’a 1 Mayıs’la ilgili talepleri geçiştirme hakkı vermez. Aksi takdirde “sadece kendine demokrat” damgasını yer ki sonuçta böyle oldu.

Ruşen Çakır

22 Mayıs, 2008 Yazan: efendisiz | politika | | Henüz Yorum Yok

Avrupa Birliği Uyum Süreci ve Türkiye

Genel durum imtiyazlı ortaklığı göstermekte.

Her şeyden önce, ab uyum sürecinde; yapılan iyileştirmeleri olumlu buluyorum.

Gönül isterdi ki, hiç bir dış zorlama, baskı yada menfaat altında kalmadan; kendi insanımızın, siyasetçimizin kendi halkının refahı menfaatinde iyileştirilmelere gidilebilseydi. Bu halkda bu güç var hissediyorum. Ama herşey insanın kendisinde başlıyor ne yazıkki.
Bu ülkede hala halkın sağlığını önemsemeyen işletmeler, kuruluşlar var.

Düşünsenize; bu ülkede hala, sterilzasyona önem verilmiyor. Açıkta satılıyor bir çok şey. Oysa ne güzel olurdu, bu güzel halkımın bu güzel insanları, bir şeyleri zorlama altında değil de, doğru olanı o olduğu için yapsalardı.

AB umrumda değil bu şekilde bir yerlere varmamız olanaksız.
İstesek batıdan daha batı olacağımıza eminim. Ama onların zoruyla değil, kendi irademizle olacak bir şey bu.

Herkes kendi işini en iyi şekilde yaparsa, bir şeyler değişir…

diye umuyorum ben.

benim hala umudum var…

——————————————

AB ‘nin Türkiye yi bu kadar zora sokacağı belliydi en başından beri.
Çünkü biz en büyük ve hazmedilmesi en zor lokmayız onlar için. 70-80 milyon nüfusla, hala gerçekleştiremediğimiz iyileştirmelerle kim kimi nereye alabilir ki; sorarım size?

Tamamen şahsi fikrimdir bu sitede yazılanlar.

Bence herşeyden önce AB sürecini bir kenara bırakıp, öncelikle kendi halkımızın refahı ve mutluluğu için çalışmakta yarar var. (kim ne derse desin)
Zaten böyle olduktan sonra biz istemesek de bizim bir çok şeyimize muhtaç olan bir avrupa birliği görme olasılığımız çok yüksek.

Uzmanlar belirtti : 2025 den sonra, avrupa; çok ciddi bir genç nüfus arayışına düşecek.

9 Ağustos, 2007 Yazan: efendisiz | politika | | Henüz Yorum Yok